İstanbul Sözleşmesi Üzerine Bir İnceleme

Güncelleme tarihi: 17 Eyl 2020


İstanbul Sözleşmesi adıyla bilinen sözleşme, 11 Mayıs 2011’de hazırlanarak imzaya açılan ve 12 Mart 2012 tarihinde ilk olarak Türkiye tarafından imzalanmasıyla Ağustos 2014’te yürürlüğe giren, tam ismiyle “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” dir.


İstanbul Sözleşmesi, Türkiye’nin aile içi şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddet ve ayrımcılık sorunu ile mücadele etmek için attığı önemli bir adımdır.


Bu sözleşme ile yapılmak istenen, söz konusu sözleşmenin birinci maddesinde; kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, ortadan kaldırmak, kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve kadınları güçlendirmek, kadın ve erkekler arasında eşitliği yaygınlaştırmak, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması amacıyla kapsamlı bir çerçeve ve tedbirler tasarlamak şeklinde açıklanmıştır.

Sözleşme, aile içi şiddetin tüm mağdurları da dahil, kadını orantısız biçimde etkileyen kadına karşı her türlü şiddeti kapsamaktadır.


Zorla evlendirmeler, psikolojik, taciz amaçlı takip, fiziksel şiddet, cinsel şiddet eylemleri, kadın sünneti, kürtaja ve kısırlaştırmaya zorlama, cinsel taciz suça yarım ve yataklık, sözde namus adına işlenen cinayetlerde olmak üzere, gerekçelerin kabul edilmemesine ilişkin yasal ve diğer etkili tedbirleri almaları konusunda taraf ülkeler taahhüt altına girmişlerdir.


Aile içi şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği dünyanın modern ve ileri sayılan bir çok ülkesinde bile büyük bir sorundur. Ne yazık ki ülkemizde de ciddi sorunlara yol açan bir husustur. İstanbul Sözleşmesi, zaten varolan bu sorunları ortaya koymaktadır. Aile içi şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunlarıyla etkin mücadele, caydırıcı yaptırımlar ve önleyici tedbirlerin yanı sıra sorunları en aza indirilmesi ve yok edilmesi için, toplumsal cinsiyet eşitliğinin hukuki ve fiili eşitlik olarak uygulamaya geçirilmesini savunmaktadır.

Taraf ülkeler, bu sözleşmeyi imzalayarak, mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerde cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü farketmeksizin, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaması için tedbir ve uygulamaları temin etmeyi üstlenmişlerdir.


Sözleşmede düzenlenen hususlar, ayrıca en az 10 kişilik, “GREVİO” adındaki, taraf ülkelerden seçilen komite aracılığıyla izlenmektedir. GREVİO, taraf ülkelerden bilgi ve sözleşmenin geniş çapta veya defalarca ihlalinin önlenmesi ve sınırlanması amacıyla derhal müdahale gerektiren bilgiler ulaştığında, önlemek için alınan tedbirlere ilişkin özel raporlar isteyebilmekte, soruşturma yapmak amacıyla, gerektiğinde ve taraf ülkenin rızası ile o ülkeye ziyaret yapabilmektedir.

Görüldüğü üzere cinsel yönelimleri ya da statüleri ne olursa olsun şiddet gören tüm mağdurlar için tedbirlerin alınması öngörülmektedir. Cinsel yönelimleri farklı olan bireyler bakımından özel bir ayrım bulunmamaktadır.

Her türlü şiddetin yükseldiği bir dünyada, özellikle, kadına karşı şiddetin önlenmesi için tedbirler alınması ve yasal düzenlemelere bağlanması gerekliliği bir zorunluluk olmuştur. Kaldı ki Türkiye, İstanbul Sözleşmesinin imzalanmasından önce, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu 8 Mart 2012 tarihi gibi özel bir günde (Dünya Kadınlar Günü) kabul etmiş, 12 Mart 2012 tarihinde İstanbul Sözleşmesini çekincesiz imzalayan ilk ülke olmuştur. Aslında bu durum, kadınlar adına şiddetle mücadelede ülkemiz açısından önemli kazanımlarından biridir.


Yukarıda özetlendiği haliyle, İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddet ve aile bireylerinin korunması amacıyla hareket eden, bir tür ülkelerin verdiği taahhüt niteliğindedir. Öyleyse bu kadar tartışılması nedendir?


İstanbul Sözleşmesi hakkındaki, aile kurumuna, toplumu ayakta tutan değerlere zarar verdiği ya da belli cinsel yönelimleri olan insanlara ayrıcalık tanıdığı gibi tartışmaların daha çok sözleşmenin içeriği konusunda kamuoyunun yeterince bilgi sahibi olmamasından kaynaklandığını düşünmekteyim. Aksine Sözleşme ile Türkiye’de artık dayanılması güç bir noktaya ulaşan aile içi şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunlarına, Anayasanın 2. Maddesi ile de güvence altına alınan “insan haklarına saygılı” ilkesi doğrultusunda bir yaklaşım oluşturularak, temel değerlerin korunmasının hedeflenmiştir. İstanbul Sözleşmesi, özellikle temel insan haklarına aykırı olan kadınların, genç kızların veya çocuk yaştaki kızların zorla evlendirilmesi, namus cinayetlerine kurban gitmesi gibi durumlarda alınacak önlemler, yaptırımlar, en nihayetinde, günümüz yaşamından çok uzakta kalan uygulamaların sona erdirilmesine yönelik olarak hazırlanmıştır.


Diğer taraftan sözleşme, şiddetle mücadele tedbirleri alma konusunda yüküm altına girme anlamını taşımakta, uygulanmaması halinde zorlayıcı bir yaptırımı bulunmamaktadır. Buna rağmen bu konuda halen yürürlükte olan bir kanun bulunmakta ve bir şekilde uygulaması devam etmektedir.


Sonuç olarak, varolan sözleşmenin feshi yada katılımın devam etmesi kararı kadınlar ve aile içi bireylerin korunması aşamasında önemlidir. 8 Mart 2012’de başlayan ve sözleşmenin imzalanmasıyla süregelen kararlı tutumun bugün de devam etmesi bir kadın olarak da dileğimdir.


Avukat Aslıhan Gürbüz Sevim

15 Eylül 2020

Ankara

#istanbulsozlesmesi #kadınayoneliksiddet


© Bu sitedeki yazılar, yazar adı ve site kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

30 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör